İş kazaları kader değildir!
Bugün, geçen hafta değindiğimiz gibi, Anayasada getirilen grev yasaklarına ve sonuçlarına değinecektim.
Ama Zonguldakta meydana gelen kaza sonucu hayatını kaybeden 32 işçimiz ister istemez gündemi değiştirdi. Sayın Başbakan verdiği beyanatta kazayı Kur’an’daki “kaza-kader” inancına bağladı. Üstelik, sayın Başbakan bu konuda “inancı olmayanlara söyleyecek bir şeyimiz yok!” diyerek kazaları kadere bağlamayan köşe yazarlarını suçladı. Ona göre, bu konuda alınması gereken önlemleri açıklayanlar “inançsız” oluyor. Ama, kendisi gibi düşünerek sorumluluktan sıyrılanlar, doğru (?) düşünüyorlar…
Gerçekten, sayın Başbakanın dediği gibi, Kur’anda “kaza-kader” inancına yer verilmektedir. Ama, bu inanç insanların “ders” alması için konulmuştur. Zira, “kazalar” insana “kazasız” halin kıymeti bilinsin diye gösterilir… “Hayr-in şer-in min Allah” derken, hayırın da şerrin de Allahdan geldiği belirtilir. “Şerri” (kazayı) size verirken, “hayrın” (kazasızlığın) kıymeti bilinsin, bir daha “şerre”(kazaya) bulaşılmasın diye… Buna karşılık, kazalardan bir türlü ders almadığımız, bu nedenle kazalardan kurtulamadığımız, “hayrın” kıymetini hala bilemediğimiz ayan beyan ortada…
Nitekim, son 5 aydır önce Mutafakemelpaşa maden ocağında meydana gelen iş kazası 19 kişinin, Balıkesir/Dursunbey maden ocağında meydan gelen iş kazası 14 kişinin ölümüyle sonuçlandı. Bundan dört buçuk yıl kadar önce Dursunbey’de aynı ocakta meydana gelen kazada da 17 kişinin öldüğü hatırlanıyor. Şimdi de Zonguldakta meydana gelen kaza ve 32 kişinin ölümü… Gelin de bu durumu “kadere” bağlayın. Bu nasıl kader olabilir? Allahın Türk milletine kastı mı var? Yoksa Türk milletinin akıl eksikliği, cahilliği, bilinçsizliği mi var?
Neden hala iş kazaları ve meslek hastalıklarında Avrupa’da birinciliği, Dünya’da da Bengaldeş ve Pakistan’dan sonra üçüncülüğü kimseye kaptırmıyoruz? İlk üç sıranın İslam ülkeleri tarafından paylaşılması acaba bir tesadüf mü? Yoksa, iş kazaları ve meslek hastalıkları konusunda da “bize bir şey olmaz, Allah korur”, “kaderimiz neyse o olur”, “alın yazısı değişmez” zihniyetinin bir sonucu mu? Yapılan araştırmalar, kazaların sadece %3’ünün önceden görülemez (öngörülemez) kazalar olduğunu göstermektedir. Bir başka deyişiyle, kazaların sadece %3’ü “dini” anlamda “kaza-kader” anlayışının sonucu olabilir. Buna karşılık, kazaların %97’sinin önceden tedbir alınıp önlenebileceği anlaşılmaktadır. Bunun anlamı, ülkemizde yıllık ortalama 1.500 kazadan sadece 45 tanesinin öngörülemeyen kaza (kader) olduğudur. Buna karşılık 1.455 kazanın önceden tedbir alınıp önlenebileceği ortaya çıkıyor. Öyleyse, kazalar “kader” değildir demek yanlış olmaz.
Sayın İmren AYKUT’un Çalışma Bakanlığı zamanından beri 20 küsur yıldır Mayıs aylarının ilk haftası İş Sağlığı ve Güvenliği Haftası olarak kutlanır. yapılan seminerde bu satırların yazarı da görev almıştı.. Sayın Vecdi GÖNÜL’ün İzmir Valisi olduğu dönemde bu haftalardan birinde bizim de görevli olduğumuz bir seminerde, sayın Vali yaptığı açış konuşmasında açık açık “kazalar kader değildir” demişti. Şimdi, halen Milli Savunma Bakanı olan sayın Vali’nin bir o konuşmasına bir de sayın Başbakanın konuşmasına bakıyorum, o zamandan bu yana politikacı-yönetici zihniyetinde olumlu bir gelişme göremiyorum.
Ülkemizde, iş kazaları ve meslek hastalıkları nedeniyle günde, evet her gün, ortalama 4 kişi ölmekte 9 kişi de yaklaşık 10 milyon kişiyi bulan sakatlar ordusuna katılmaktadır. Ülkemizin bu yüzden uğradığı iş günleri kaybı, ilaç ve doktor gibi sağlık yardımları, ödenen tazminatlar, geçici veya sürekli iş göremezlik ödenekleri, araç gereç ziyanı, kaza nedeniyle işyerinde işçilerin motivasyon eksikliğinden kaynaklanan ve günlerce süren verim ve randıman düşüklüğü, yine yapılan araştırmalara göre yıllık 8-10 milyar TL civarında bir maddi kayba yol açmaktadır. Bir Atatürk barajının 8 milyar, 3. Boğaz köprüsünün maliyetinin 6 milyar olduğu göz önünde tutulacak olursa, varın gerisini siz hesaplayın. Kaldı ki, buna, çekilen acılar, yetim ve dul kalan insanların üzüntüleri ve gelecek kaygıları, babasız kalan çocukların nasıl iyi bir yurttaş olarak yetiştirilecekleri, bu nedenle uğranılan manevi ve ayrıca bunun doğuracağı maddi kayıplar dahil değildir. Ülkemizin görünmeyen bu kaybı, geriliğimizin başlıca sebeplerinden biridir. Yoksa “kaderimizin” sonucu değil!..
Ekleyelim ki, Uluslararası Çalışma Örgütünün (İLO) yaptığı aynı araştırmalara göre, bütün dünyada olduğu gibi, ülkemizde de iş kazası ve meslek hastalıklarının sebebi “eğitimsizlik”, “denetimsizlik” ve “teknoloji eskiliği” dir. İş Kanunu ve ilgili Yönetmelikler, işverenlerin işçilere işe başlamadan önce en son teknoloji ürünü koruyucu araç, gereç ve malzemenin teslim edilmesini öngörmektedir. Bu da yetmemekte bu araç, gereç ve malzemenin nasıl kullanılacağının kendisine öğretilmesini ve hatta gerekirse kursa gönderilmesini emretmektedir. Üstelik işveren, işçinin bu koruyucu malzemeleri kullanıp kullanmadığını, işyeri için eğitimini aldığı iş sağlığı ve güvenliği kurallarına uygun davranıp davranmadığını denetlemekle yükümlüdür. Bu konuda mevzuat eksikliği yoktur.
İyi de, işin sahibi iseniz mevzuatı uygularsınız. İşi “taşerona” havale ederseniz, mevzuatı ne derece ciddiye alırsınız bilinmez… Tuzla “cinayetlerinden” Zonguldak’a uzanan kaza zincirinde taşeronların mevzuatı ne derece ciddiye aldığı ortada… Buna, Bakanlığın 600 kadar elemanının yılda işyerlerinin ancak %10’unu denetleyebildiği; bir başka deyişle, bir işyerini denetledikten ortalama 10 yıl sonra tekrar o işyerine uğrayabildiği gerçeği eklenince, farklı bir sonuca ulaşmak zorlaşıyor kanısındayız.
Bir kere daha anlaşılmıştır ki, ülkemizde “mevzuat sorunu” yoktur; ama, “mevzuatı uygulama sorunu” çoktur…
Prof. Dr. Fevzi Demir
